Arkaplan
Batı Roma İmparatorluğu, bitmek bilmeyen istilacı akınları sonucunda kısa sürede çökse de Doğu Roma istilacılara karşı kendini korumayı bilmiş, tehlike geçtikten sonra da eski gücüne kavuşup önemli fetihler yapmayı başarabilmişti. Bugün dünyada bilinenin aksine Bizans terimi bu imparatorluğu yönetenlere ve tebaasına yabancı bir kavramdı. Onlar kendilerine Romalı derdi ve kendilerini de Roma İmparatorluğu’nun devamı olarak görürlerdi. İberya ve İtalya’daki fetihler, onlara göre kaybedilen vilayetlerin geri alınmasından başka bir şey değildi.
Doğu Roma, Justinianus döneminde eski vilayetleri geri kazanma yolunda önemli atılımlar yapmışsa da devamlı olarak yükselen güçlerle karşı karşıya gelmek durumunda kalıyordu: Tuna havzasında Bulgarlar ve Peçenekler; Güney İtalya’da Normanlar; Afrika, Suriye ve Anadolu’da ise Araplar. Normanlara kaybedilen topraklar bir daha geri alınamamış ve hatta bu istilacılar Balkan topraklarına saldırılar düzenlemişti. Bulgarlar ve Peçenekler ise gerek rüşvet gerek diplomasi gerek de asker kiralama yöntemiyle bir şekilde kontrol altına alınabiliyordu. Araplar ise İstanbul’u bir kez kuşattıysa da bir daha o kadar ileri gidebilen bir ileri harekat yapamadı. Bunda en büyük sebep Roma’nın savunmaya dayalı stratejisinde yatar. Roma’nın savunma stratejisi, anahtar savunma mevzilerine dayanıyordu. Mısır ve Suriye gibi bölgelerin merkezden uzak oluşu, buradaki garnizonların Arap saldırılarına karşı kaderine terk edilmesine neden olmuştu ancak imparatorluk, Anadolu platosunda çok kuvvetli bir iletişim ağına sahipti. İstilacı bir ordunun sahrada tutunabilmesinin tek yolunun yağmalamak olduğu bir çağda tarım yapılmayan, pek az yerleşimin olduğu ve geceleri oldukça soğuk geçen bir platoda tutunabilmek hemen hemen imkansızdı. Bu statik savunma anlayışı Araplar karşısında işe yarasa da doğudan gelen yeni bir güç karşısında tamamen etkisiz kaldı: Türkler.
Tamamı hafif süvarilerden ve atlı okçulardan oluşan Türkler için Anadolu bozkırları Orta Asya’daki yurtlarından farksızdı. Kıt kaynaklarla uzun seferlere çıkıp yabancı yurtlarda konaklayabilirlerdi çünkü çok önemli bir avantajları vardı: Bozkır atı. Avrupa’daki cinslerine göre daha ufak ve kısa olan bu at türü kuvvetli ve süratli yapısıyla dikkat çeker. Fevkalade bir manevra yeteneğine sahiptir ki bu da bir atlı okçunun bir attan beklediği en temel özelliklerden biridir. Bozkırın göçebe halkları binek olarak kısrakları tercih eder. Bunun iki sebebi vardır. Birincisi kısraklar daha yumuşak huyludur, yani kontrolü daha kolaydır. İkincisi ve daha önemli olanı ise süt vermesidir. At sütü, bozkır insanının temel besin kaynağıdır. Bir kısrak günde dört beş kez sağılabilir ve toplamda bir litreye yakın süt alınabilir. Uçsuz bucaksız coğrafyalarda hayatta kalabilmek adına bundan daha iyi bir çözüm olamaz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder